Ağır travmalar, şartlı refleksleri
ortadan kaldırmaktadır. Hayvan en doğal, en ilkel durumuna geri dönmektedir.
Bir yandan her gün güneydoğu
şehitleri için “kanları yerde kalmayacak”
denmesine rağmen kanların sürekli “yerde
kalması”, bir yandan “Ergenekon”
denilerek büyük bir çoğunluğunun tek suçu “Atatürk’ü
sevmek” olan insanların sabaha karşı evlerinden alınarak
hapse atılmaları, bir yandan araba yakıp polise taş atarak gelişen etnik
kalkışmaların hepsini toplarsanız, temel güvenlik duygusunun artık zaten
ortadan kalktığını görürsünüz.
Pavlov’un köpeklerindeki gibi, ağır
travmalarla bizim de şartlı reflekslerimiz (millî
duygularımız ve tepkilerimiz) kırılıyor.
Emperyalistler sinsi savaşlarında,
psikoloji bilimini kullanırlar. Mesela; Ermenilerle Türkler arasında ulusal bir
düşmanlık mı var, orada Psikiyatrist Vamık
Volkan girer devreye ve bu düşmanlığın kökenlerini “inceler”(!)
Burada izlenen yol, ABD’nin tehdit
olarak gördüğü ulusların ulusal bilinçlerinin, tarihlerinin ve benliklerinin
sorgulanması, “aşındırılması”dır.
Kısacası, millî duygunun yok
edilmesidir, etnik psikiyatrinin görevi.
Bir ulusun ulusal bilincini, ulusal
duygusunu ve reflekslerini nasıl yok edersiniz?
Bunun denenmiş, sınanmış bir
yöntemi vardır: “O ulusun tarihsel
varlığını sorgulamaya açarsınız..” Yani, o ulusun tarihini yeniden
tartışırsınız. Mesela; Türkler,
kendilerini kahraman bir ulus olarak mı görüyorlar onlara, ne kadar korkak
bir ulus olduklarını göstermek gerekir. Ya da Türkler Atatürk’ü çok mu yüceltiyorlar onlara, Atatürk’ün ne kadar
sıradan birisi olduğunu göstermelisiniz.
Farkındaysanız, son on yıldır tam
da böylesi bir dönemden geçiyoruz. “Demokratlık”, “tartışma kültürü” adına neyi tartışıyoruz ve bizden neyi kabul
etmemiz isteniyor?
Diyorlar ki, “siz soykırımcı bir milletsiniz! Ermenilere soykırım uyguladınız...”
Biz diyoruz ki, “hayır, uygulamadık!”
O zaman deniyor ki: “tamam, madem uygulamadınız, bunu
tartışalım, öyle sonuca varalım”.
Size mantıklı geliyor, “nasılsa suçlu değiliz, tartışmadan galip
ayrılırız” diyorsunuz. Ama tartışma masası kurulduğunda, eşit bir tartışma
şansı olmadığını görüyorsunuz. Bakıyorsunuz; tüm televizyonlar, gazeteler, “aydınlar” sizin Ermenileri katlettiğinizi
yaymaya başlıyor.
Kanıtları var mı? Elbette yok.
Ama yalan bir kez yayıldı mı ve
yalanı söyleyenlerin sayısı da yeteri kadar çok oldu mu, gerçeğin sesi
baskılanıyor. “Hayır” diyorsunuz, “gerçekleri bir de biz anlatalım”.. Ama anlatamıyorsunuz,
çünkü tüm propaganda kanalları size kapatılmış durumda. İşte o zaman
anlıyorsunuz, “tartışmaya açmak”
denilen tuzağı. Bu sürecin sonunda, ulusal gururu ve hassasiyetleri yüksek
insanlar bile “acaba” demeye
başlıyor, “acaba gerçekten Ermenileri
biz mi katlettik?”
“Ulusal
benlikte ilk kırılma” yaşanıyor... Psikolojik harbin etkisi büyük bir hızla
bu şekilde yayılıyor.
Sıra Kürtlere geliyor. Sizden tartışmanızı
istiyorlar. Tartışma başlıyor ve yine kaybediyorsunuz.
Bir düşünün lütfen, son dönemde
neleri tartışmaya açtık ve şimdi neredeyiz:
- Bugün Misak-ı Millî’yi pek
önemsemiyoruz.
- Kırmızı çizgileri
umursamıyoruz.
- Türk Dilinin önemi kalmamış.
Bu ülkede federasyon da olabilir, Ermenilerden
özür de dileyebiliriz, Kürtlere “biraz”
toprak da verebiliriz.
Kısacası, ulusal varlığımıza ait hayati her alanda kaybetmiş
durumdayız.
Sırada ne var? Atatürk var elbette... Çünkü önemli olan, ulusal
önderleri yok etmek. O halde, onun ne kadar zalim bir diktatör olduğunu
tartışalım. Onun zaaflarını tartışalım. Hatta onun anasını bile tartışalım.
Evet, emperyalistlerin gündeminde
bu bile var. “Tartışın” diyorlar.. “Biz sizinle önderinizin anasını tartışmak
istiyoruz!”
Sonra sıra sizin ananıza gelecek
elbette. Hepinizinkine gelecek...
İşte psikolojik harp budur
arkadaşlar...
Şimdi yıllar öncesine gidelim. Mondros imzalanmış. Düşman askerleri, İstanbul’a
çıkartma yapıyor. Milyonlarca Türk, sadece izliyor! Demek ki önemli olan ilk
adım: “işgali izlettirebilmek”miş. Ama
aynı zamanda bir de masa konuyor ortaya: “tartışacaksınız”...
Tartışma masasında bizim sadrazam efendi emperyalistlere yalvarıyor; “biraz acıyın” diye. “İzleyerek”,
“tartışarak” nereye varabilirsiniz?
Emperyalistler şu anda,
beyinlerimize ve yüreklerimize yüzyılın çıkartmasını yapıyor.
Mehmet Akif, Çanakkale için
ne diyordu?
“Şu boğaz harbi nedir? Var mı dünyada
bir eşi?/En kesif orduların yükleniyor dördü beşi/Tepeden yol bularak geçmek
için Marmara’ya/Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya”...
Çıkartma sürerken iki tavır vardır
alınabilecek. Birincisi şu: İstanbul’da işgalcileri karşılayan ve onlardan “tokat yiyen” bir Osmanlı paşası
olabilirsiniz veya Dolmabahçe’den çıkartmayı izleyen bir padişah. Belki de
evinin perdelerini kapatan, sıradan ve suskun bir Türk. Ama aslında hepsi aynı
kapıya ve aynı kişiliğe çıkar: “izlersiniz!”
her şeyi...
Ergenekon, Ermeni Sorunu, Kürt
Açılımı ve Can Dündar’ın “insanî”
denilen “Mustafa” belgeselinin bam
teli “burasıdır”...