Unutulmuş birer birer/Eski dostlar, eski dostlar.. -2-
Yazı
Boyutu
Tarih : 29.07.2010 - 04:30:38
.
En muteber teknik şuydu o
gün:
İdareden çağrıldığınız anons
edilir, ızgaradan geçerken kapı ardına saklı birilerince, -işkencecilerin kimliğini gizlemek
maksadıyla- kafanıza şeker çuvalı geçirilir.. Müteakiben
elleriniz arkadan bağlanır.. Falakaya yatırılmak için işlem tamamdır.. Sopalar
birbiri peşisıra iner.. Bir süre sonra tabanınız şişer, kaldırılırsınız.. Sırtınıza
bir kişi bindirilir ve tuzlu ıslak zeminde birkaç tur attırılır.
Tabanınız patlayıncaya ve
tabii ki tâkadınız tükeninceye kadar bu şekilde yatırılır-dikilirsiniz.
Bu tekniğe en geçerli
taktik, bayılma numarasıdır. Dayanacaksınız ama.. Kolay değildir tabiî.. Darbeleri
ölü sessizliği içerisinde karşılayacaksınız ki işkencecileri korkutup bıraktırasınız..
Hiçbir şekilde beceremediğim
bu taktiğin hem mucidi, hem de en iyi uygulayıcısı İlhami Erdoğan’dır.
Bu sâyede işkencelerden en az hasarla sıyrılmayı bilmiştir canım kardeşim.
Her neyse..
Nihayet merdiven başına
getirilirsiniz.. Elleriniz çözülür, başınızdaki çuval çıkartılır ve sırtınıza
bir tekme kondurularak kömür dolu zemin kata atılırsınız.
Yarık tabana bıçak gibi
batar kömür parçaları.
Canınız ağzınıza gelir
âdeta.
Bana neler yaşattıklarının en
yakın şâhidiKazankayalı dönem arkadaşlarımdır.
Bu arada Ruhi Bacanlı’ya
özel paragraf açmanın vicdanî sorumluluğu altındayım.
Üzerimde hakkı olanlardan
birisi de O’dur. Belki de başlıcasıdır. Canı derdine düşenedek, -İhtilal O’nu da ezip geçti çünkü. 12 Eylül
mağdurları içinde ilk sırada yeralanlardandır kendisi- avukatlığımı üstlendi. Hatta mahkûmiyeti
sonrası yarım bıraktığı vekâleti tekrar aldı. Berat ettiğim güne değin Yozgat
ile Çorum arasında âdeta mekik dokudu. Rahmetli Babam, “Oğlum bir kuruşumuz
nasip olmadı. Her defasında geri çevirdi. Benzin parasını dahi cebinden karşıladı..
Saygıda sevgide asla kusur etme!” derdi hep.
Hakkını ödeyemem..
Yanında çalışıyorum..
Anlayacağınız, ekmeğini yemekteyim hâlâ.
Sağolsun.. Varolsun! Ömrüm,
özüm feda olsun!
Ne yazsam kâfi gelmeyecek, şu
hâlde hikâyemize kaldığım yerden devam edeyim bâri.
12 Eylül’den
üç koca ay geçti ve ben hâlâ hücredeyim. Bir gece yürek parçalayıcı bir feryad-ı
figanla uyandım.. Bilir misiniz, bu da etkili bir işkence taktiğidir. Falakaya
yatırılan insan sesi dinletirler size. Her çığlık ve tabana inen her sopa, kendi
bedeninize vurulmuş gibi acı verir. Zamanla alışırsınız ama alışana dek iflâhınız
kesilir.
Alışmış olacağım ki pek
umursamadım.. Uykum bölündü yalnızca. Her kimse hem acı ile kıvranıyor, hem de
fırsat buldukça işkencecilere küfrediyor.. Size enteresan gelecek, posta
koyuyor hatta. Tam bir “güler misin-ağlar mısın” durumu. Bu hâl bir
şeyler çağrıştırdı ama netleştiremedim bir türlü..
İşkence uzadıkça uzadı ve
şöyle bir kanaat hâsıl oldu bende:
-Tehditten, küfürden geri durmayan bu
deli bizden biri mutlaka!
Bir süre sonra ses kesildi
ve peşinden ağır demir kapılar açıldı.. Hücremin demirparmaklıkları önüne
geldim. Baktım, iki jandarma arasında Adnan Baran.. Boynunda
boyunduruk.. Ayaklarından prangalı.. Kollarından zincirli.. Ortaçağ
zindanlarındaki gibi tıpkı.. Geçmiş zaman filmi seyrediyorum zannettim o an.
Hiçbir tepki veremedim.
Nutkum tutuldu çünkü.. Canım ağabeyim desteğe rağmen güçlükle yürüyordu. Gözgöze
geldik.. Ben âdeta yıkılmışken, o bir dostu görmüş olmanın sevinciyle
doğruldu.. Mimiklerine tebessüm sindi. Can geldi sanki.
Kendisini yan hücreye
koydular ve demir kapıyı kapatıp gittiler. Bîtab düşmüş, mecali kalmamış bir
insana alışkanlıktan olsa gerek, “nasılsın ağabey” dedim usulen.. Hiç
çıkmaz aklımdan, “seni gördüm ya bütün acılarım dindi” diye karşılık
verdi yiğit adam.
Kendisini toparlaması
haftalar aldı.
Mustafa Seyrek’in
bana yaptığı kadar olmasa da elimden geldiğince yaralarını sarmaya, acılarını
dindirmeye çalıştım, çabaladım.
Sonra Nurettin Sarıtaş
katıldı aramıza.. Aynı şiddette değildi ama benzeri bir işkence de O’na
uygulandı.
Sabah birbirimize bir
sarılışımız vardı ki unutulmaz; hafızalardan silinmez!
Bir kuru ekmekle, köpeklerin
bile burun kıvıracağı bir tas çorbaya tâlim ettik günlerce.
Gâvur zulmü az gelirdi
vallahi!
Yapacak bir şey yoktu zâhir.
Sorgu ve mahkeme edilmekten arta kalan zamanlarda sürekli okuduk.. Mütalaa
yapar, münazaralarda bulunurduk saatler boyu.
Çok geçmedi, okuma zevkimize
de ot tıkadı vicdansızlar. Yüzlerce kitabı “yasak yayın” olarak toplayıp
avluda yaktılar.
Yemin billah olsun, işkence
altında akıtmadığımız gözyaşlarımız yanaklarımızdan süzülmüştü o vakit.
Bir gün, merak içerisinde sordum ikisine
birden: “Allah aşkına şu TİBO’yu açın bana.. Nedir TİBO?”
Beni işkence altından
kurtarabilmek için mektup yazmak kararı almışlar son çâre.. “Bir örgüt imajı
oluşursa daha ciddiye alınır” diye akletmişler.. Şu olsun, bu olsun epeyi
uğraşmışlar ve sonunda TİBO’da karar kalmışlar..
Türkiye İntikamcı Bozkurtlar Ordusu’ymuş
meret meğerse..
Üç kişilik ordu!
İstihzâî kesik kesik gülüşmeler
arasında, vücuduma manyetik telefonlu elektrik verilirkenki çektiğim acılar
geldi aklıma.. Yeniden titredim.. Külçe gibi yığılırken yere, tuttular da son
anda kurtuldum düşmekten..
“Yaktınız beni!” diye tepki verdiğimi
hatırlıyorum. Sonra ben de eşlik ettim gülüşmelere her nedense..
O ağır işkencelerden geçen
bizler değildik sanki.
Eski Ülkücülük biraz da hayatı ciddiye
almamak demekti herhalde.
Arzettiğim üzere benim
hakikatte hiç bir suçum yoktu.. Buna karşın dört yıl tutuldum. Ruhi Bacanlı
gibi güçlü bir avukata rağmen, ancak dört yıl sonra hürriyetime kavuştum. Benden
yedi-sekiz yıl sonra bu mutluluğa erişti her birisi.
Anlatmadıklarımı da eklesem
anlattıklarıma dramatik bir roman konusu çıkar ortaya..
“Bu kalp seni unutur mu?”
dizisi solda sıfır kalır vallahi…
çeken bilir.giden görür.aşan anlar.dert geride, anı taze...zaman geçer,devran döner,gün görünür,gün içinde...dertli olmak,ülkücünün kaderidir . varsa samimiyet istenmez hiçbir yerde...ne dünya bizden birşey anladı nede biz ondan...kalbimizde bir sızı,sırtımızda bir hançer...yara bizim yaramız...neden dünya herkese bayram olsun bize hep hüsran?her öten bülbülle ağlar.her solan gülle ölürüz....selam ve dua ile.