Başbakan Türk Milleti
algısına şu vurguyu işliyor: “Dağları
delerek geldik. Çıkmışlar Yüce Divanla, Anayasa mahkemeleriyle tehdit
ediyorlar. Biz bu yola canımızı, bedenimizi koyduk. Biz bu yola beyaz
kefenimizle çıktık!”diyor. Anlaşılıyor ki, Başbakan ne hak ne
de hukukla ilgileniyor. Hak’ka ve hukuka karşı can koyuyor.
Hak ve hukuk bizzat Başbakan
tarafından iğfal edildiğinde; işte Aydın
İl Başkanlığı binasına asılan bir pankartın indirilmesi sorun oluşturuyor. İnegöl’de doğu kökenli vatandaşlarla ilçe
sakinleri arasında çıkan kavga ortalığı savaş alanına çeviriyor. Hatay Dörtyol’da devriye gezen polis
otosuna terörist saldırısı ve 5 polisin şehit edilmesinin ardından Doğu Kökenli
vatandaşlarla gerginlik bütün ilçeye yayılıyor.
Hak ve hukuk yok olunca her türlü kargaşa normal bir sonuç
oluyor...
İyi ama neden?
Akılcılar aklı yöneten ana
fikirlerin doğuştan geldiğini, Ampiristler ise sonradan kazanıldığını
savunuyor. Her iki akım için ” öğrenme” ortak
noktayı oluşturuyor. Öğrenme bir uyarıcıyla oluşan davranış ve tepkilerin
değişimiyle oluyor. Türleri, öğeleri, şekilleri, ilkeleri,
stratejileri ve etkileri Öğrenim Felsefesi kapsamına giriyor.
Algı ya da
idrak ise bireyin öğreniminden hareketle toplumun oluşturulması temelidir.
O halde öğrenirken algının çekip çevrilmesiyle, insandan- topluma ya
da vicdandan- toplumsal hak ve hukuk
anlayışına; istenilen oluşturulabiliyor...
İslam coğrafyasının büyük
ülkesi Türkiye’de, özellikle 12 Eylül
Darbesi; emperyalizmin güdülen bireylerini oluşturmak ve o
noktada örnek bir ülke teşkil etmek üzere, Türk Halkının algısı
üzerinde de kimi uyarlamaları yapmış bulunuyor... AKP iktidarı sürdürdüğü
öğrenim usulleriyle bu amacı daha ileri taşıyor... İslam’ın ılımlılaştırılması projesi bu temelden yürüyor.
12 Eylül’ün öğrenci ve eğitimcilere siyaset yasağı toplumun yeni fikirlerle gençleşmesinin
önünü tıkamıştır. Çok sayıda eğitimcinin tasfiyesiyle oluşan öğretmen
açığının kaç jenerasyonu etkilediğini düşününüz.
Ya YÖK ile özgün ve özgür
üniversitenin yok edilmesi?
Eğitsel politikaları
saptayan bakanlık üstü Eğitim ve Öğretim Yüksek Kurumu ile Milli Eğitimin
liberalleşmesi sonucu millî benliğe yaşatılan karambol?
Ya yerli-yabancı birçok yayının
yasaklanmasıyla kültür dünyasının sığlaştırılması, ardından Türkiye
vizyonunun çevrilmesine, ne demeli?
Milli Eğitimde dinci kadrolaşma, kuran
kursları, dinsel içerikli yayınlar artırılırken, işte din felsefesinin
yayılması ve bilimsellikten uzaklaşılma süreci adım adım yaşanıyor...
Öğrenimle
bireyin daha ciddi etkilenmesi ise direkt insan beyninin fonksiyonlarının nakış
gibi işlenmesiyle sağlanıyor. İdrak, dikkat, irade, hafıza, muhakeme ve zeka! Biri
ya da tümü bizzat öğrenimin kimi yöntemleriyle uyarılıyor ya da körletiliyor...
Mesela iktidarın Eğitim
Bakanlığı müfredatında okula yeni başlamış parmak kadar bir çocuğa, harfler
alfabede küçük boyutta yazılı haliyle tanıtılıyor. Ya da o öğrenci yazıyı
öğrenmeye el yazısı ile başlıyor! Bu şekilde küçük öğrencinin dikkat
algısı küçük bir objeye hedeflenmektedir. Dikkat
daraltılıyor ve küçültülüyor! Emeği köreltilmiş birey ve üretemeyen
umursamaz toplum oluşturulma amaçlanıyor.
Mesela matematiğin temeli toplama,
çıkarma, bölme, çarpma işlemleri öğreniminde, öğrencinin bu işlemleri
öğrenme pratiği çıkarma ve bölme işlem tekniklerinde yoğunlaştırılıyor. Algı; toplama ve çarpmanın arttırma esası
yerine çıkarma ve bölme ile eksiltme esasına yöneltildiğinde, tüketen birey oluşuyor ya
da toplumsal muhakemenin sınırlanması amaçlanıyor... Bireyin algısını saptıran,
minimize eden daha nicesini.., elbette iyi uzmanlar biliyor...
Diğer taraftan pozitif bilimlerin
öğreniminde esirgenen tüme varımcı yöntem din eğitiminde
kullanılıyor. Ne ki dini eğitimde kişiyi uyaran ya da bir nesne olmaksızın bir
hissin varlığına inanır hale getirmek için, önce materyalist boyuta indirgenmiş
dini objelere can veriliyor, etlendiriliyor. Sonra tüme varım yöntemiyle
ivmelenen idrak-algı yetisiyle, beynin bunları uydurmasına neden
olunuyor... Öylece yaratılan bu objelerin duyumsanmasını ya da görülmesini, kokusunu,
tadını, hissini almaya yetişiyorlar. En
hafifinden en ağırına halüsinasyon hali oluşuyor.
Mesela bakıyorsunuz
birden ve sebepsiz ağlıyor, garip sanrılara giriyorlar... Ya da
ağızlarını açtıklarında başlıyorlar saymaya, “Onların dilleri var söylemezler, gözleri var görmezler, kulakları..”
diye devam ediyorlar. Daha da beteri müthiş gaddarlaşıyorlar...
Bu tarzda uygulanan öğrenim
ile aynı tezgahtan geçmiş yöneticiler vasıtasıyla, insan ve toplum kendine
ve birbirine yabancılaşıyor. İslam Türkiye’den
bu kıvama getirilmiş toplumla ılımlaştırılıyor. Hak ve hukuk kat’iyen
gelişmiyor. Güdüleniliyor. İnsanın insana kulluğu giderek ülkeyi ve
geleceği karartıyor. Birbirine yabancı, amaçsız, gelecekten kuşkulu
toplum; işte öyle bir lider ile ümüğünden sıkılıp hizaya getirilmek isteniyor! Ne
ki Halk; belli bir seviyede de kalsa, inancına basıldığında infial ediyor...
Başbakan bağırıyor, “Allahın verdiği canı ondan başka alacak
yoktur. Bizde ona teslim olmuşuz. Bu yolda ölmenin ne olduğunu çok iyi biliriz!”
diyor.
Yahu ne oluyor? Tehdit mi var? Hak-Hukuk?
Düşman kim? Ya Dost?
Millet algısını; Aydın’da, İnegöl’de, Dörtyol’da
uygulamaya koyuyor... Bu hal emperyalizme yarıyor ama Türkiye an be an felâkete koşuyor.
12 Eylül’ün eğitim ve öğretim vasıtasıyla Türk insanına
indirdiği darbeyi, AKP; uygulamalarıyla dünyaya örnek edercesine ileriye
sürüklüyor. O yine bağırıyor, “Buyrun
gelin, 12 Eylül ile hesaplaşalım diyoruz, yanaşmıyorlar” diyor.
Akıl; bunun ya da
bunların tersinin düz, düzünün ters olduğunu söylüyor...
Beyinlerimizin bu
dehşetten korunması gerekiyor...