Ülkemizde 80 İhtilali öncesi
yaşanılan kamuoyunda “Sağ-Sol
çatışmaları” olarak bilinen; ciddi kavgaların, kanlı çatışmaların, faili
meçhul –olmayan- cinayetlerin günlük sıradan hale geldiği; caddelerin,
kahvelerin, mahallelerin, okulların hatta şehirlerin parsellendiği ve bölündüğü
dönemi yaşayanların kahir-i ekseriyetinden “Allah
o günleri bir daha göstermesin” cümlelerini sıkça duymuşuzdur. Bu dönem 12
Eylül ihtilalıyla sona ermiştir. Aradan 30 yıl kadar geçmesine rağmen; o
dönemin kavgalarının tarafları ve taraftarlarınca, müdahillerince,
hakemlerince, hatta akademik ve aydın çevrelerce yaşanılan süreç masaya
yatırılıp enine-boyuna, tartışılmadığını; günümüz ve gelecek nesiller için
gerekli dersler çıkarılamadığını düşünüyorum. Bugün o dönemin sağlıklı
tahlilini yapanlar olarak kamuoyunda gösterilenlerin dahi olayı basitçe bir
sağ-sol çatışması olarak yorumlaması ilginçtir. Kavganın taraflarından sol
düşünce gurubundaki pek çok kişi bu dönemin sorgulanmasına yönelik kendi
yaşadıklarını ve düşüncelerini günce ve hatıra olarak yayımladılar. İdeolojik
kamplaşmanın sağında bulunan ülkücüler ise yaşadıklarını sözlü olarak
çevrelerine anlatmanın dışında pek bir yönteme başvurmadılar. Tabii bu camia içerisinde
istisnalarında olduğunu hemen belirtmek zorundayız. İşte bu istisnalardan
birisi de Oğuzhan Cengiz’dir.
Oğuzhan Cengiz’i kısaca birkaç
cümle ile şöyle tanıtabiliriz: Cengiz, Milliyetçi-muhafazakâr çizgideki bir
babanın çocuğu olarak İstanbul’da dünyaya gelir. Soğuk Savaş yıllarının
gençleri öğüttüğü ölüm değirmenlerinin yaşandığı 68–80 yılları arasında ülkücü
olarak çatışmaların ortasında kendini bulur. Ülkücü kimliğiyle birçok olaya
karıştığı için cezaevine konulur. Cezaevinden bir süre sonra birkaç arkadaşıyla
birlikte firar eder, yaklaşık olarak 20 ay kaçak gezer. Daha sonra ihtilaldan
birkaç ay önce babasının da isteğiyle teslim olur. İstanbul, Edirne ve Malatya
cezaevinde toplam 11 yıl yatar. Cezaevi sonrası yarım kalan yaşamına kaldığı
yerden devam eder. Önce askerliğini yapar, sonra evlenir. Ticaret ile meşgul
olur. 1997–2000 yılları arasında MHP İstanbul İl yönetiminde bulunur. Daha
sonra çocuklarının isimlerinden oluşan “Bilgeoğuz” yayınevini kurar. Bugün
yayıncı ve yazar olarak çalışmalarına devam etmektedir. Cengiz, cezaevi
yıllarında ender olarak günce tutan ülkücülerden biridir. Cezaevi yöneticileri
tarafından günlüklerinden bir kısmına el konulur. Kurtarabildiği günlüklerini “Yanıkkale” ve “Kapıaltı” isminde birkaç yıl kadar önce yayımlar.
YANIKKALE [1]
Günü gününe tuttuğu günlükler 1
Ocak 1982’den Edirne cezaevinden ayrıldığı 2 Haziran 1982 yılına kadar devam
eder. Edirne Kapalı Cezaevi’nin halk arasında yürekleri yakan anlamındaki
“Yanıkkale” ismini kitaba başlık olarak verir Cengiz. Bu kitapta topladığı
günlükleri daha çok deneme tadında olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle adeta
mahkûmun zihin dünyasını oluşturan cezaevi, siyasî mahkûm, af, özgürlük, sayım,
volta, ziyaretçi, mektup kavramları üzerinde duygu ve düşüncelerini anlatmaya çalışır.
Yazar, örneğin ziyaretçisi gelmeyen mahkûmun oldukça gergin ve öfkeli olduğunu
belirtir. Kendisinin de ziyaretçisi çok az gelenler sınıfında olduğundan
ziyaret saatlerini özellikle uyumaya ayırır. Mahkûm ziyareti hakkındaki
düşüncelerini şöyle açıklar: “Ziyaret ne
efsunlu, cazibeli ve güzel bir kelime. Onun etrafında kurulan dünyanın düşleri,
günlerin geçişini hızlandırır içerde. Her şey ‘ziyaret’ gününe endekslenir.
Bütün sohbetler, konuşmalar onun etrafında kilitlenir. Ziyaretçisi gelen o
günün kahramanı olur, ses tonu, davranışları, yürüyüşü bile değişir. Sanki
güven tazeleme merasimidir ziyaret günü... Dışarıdan gelenler, özgürlüğün
kokusunu getirirler içeri ama bunun farkına asla varmazlar.”(s.18)
Yazar, cezaevindeki günlerini
kitap, dergi ve gazete okuyarak, güncesini yazarak, ibadetlerin bir parçası
olan Kuran-ı Kerim okuyarak kendisini yenilemeye, geliştirmeye çalışır. Kendisi
bu durumunu aksiyon adamı olmaktan fikir adamı olmaya yöneliş olarak yorumlar.
Okuma ve yazma beraberinde düşünme eylemini aktif olarak kullanmayı getirir.
Özellikle dünya görüşünün sorgulanmasına ve yaşanılan olaylar hakkında o
dönemin ilginç tahlilini yapar: “Türkiye,
bu yıllarda bir ateş çemberinden geçti. Toz, duman ve kan içinde savrulup giden
bir nesil vardı. Ülkemin kara göklerine bakarak, zaman zaman gözyaşı döken,
zaman zaman mermiler kusan bir nesil. Nasıl bir çaresizlik içine düşülmüştü ki,
ölüm çare oluyordu bazen, yok etmek çare, yok olmak çare oluyordu. Zor ve
acımasız günleriydi ülkemin. Herkes kadar herkes kadar haklı, herkes herkes
kadar haksızdı. Suçlu ve suçsuz kavramlarına inanmıyorum. O günün şartları
içinde, olayları yaşamaktan, takip etmeye zamanımız kalmıyordu. Ne için ve kim
için ölüyorduk, öldürüyorduk? Bu sorunun cevabını kendi şahsım adına biliyorum,
ama bilmeyerek ölen ve öldüren yüzlercesini tanıdım. Sadece macera ve hareketin
olduğu yere akan yüzlerce insan… Onlar için ideal, ülkü, ufuk gibi kavramlar
yoktu. Öncelikle mensubiyet duygusunu yaşayarak, kendilerini bir yere mal
ederek var olmanın yollarını arayan bir sürü insanın, siyasi aksiyon içine
katılması seviyeyi müthiş düşürdü. İdeolojik militarizm, şahsî inisiyatifin
eline geçmeye başladı. İhtiraslar, hesaplar karıştı işin içine. Kıyım işte bu
noktada başladı ve hiçbir kabahati, günahı olmayan masumların canı
yandı.”(s.132)
Edirne Cezaevindeki günlüklere göre
siyasî mahkûmlar yetkililer tarafından herhangi fiziksel işkenceye tutulmaz.
Koğuşlarda farklı görüşlerdeki mahkûmlar karışık bir şekilde bulunmamaktadır.
Cezaevinde özellikle de kışın ısınma ile ilgili sorunların had safhada olduğunu
günlüklerden öğreniyoruz.
KAPIALTI[2]
Kapıaltı, yazarın Edirne
Cezaevi’nden yola çıkıp Malatya Cezaevi’ne ulaşmasıyla başlayıp 11 Aralık 1986
yılına kadar ki günlüklerden oluşmaktadır. 83–84 yılları arasında tutulan
güncelerde sadece yıl olarak yazılmış gün ve ayın tarihi belirtilmemiştir.
Yazarın Malatya’daki Cezaevi günleri Edirne Cezaevindeki günlerine göre daha
sancılı, zorlu geçmektedir. Özellikle Edirne’den gelmeleriyle birlikte işkence
de başlamaktadır. Her ne kadar ülkücülerin ihtilal sonraki günlerdeki “Mamak” işkencehanesi kadar olmazsa da
yaşanılanlar korkunç düzeydedir. Karıştır-Barıştır politikasının yansıması
olarak farklı görüşteki mahkûmları aynı koğuşa konulur. Bundan dolayı da
kavgalar sıradan hale gelmektedir. Misal olarak bazen kavga yapmamaları için
yemekte kullanılan çatal, kaşık, bardak, sürahi ve benzeri eşyalar dahi
ellerinden alınır, yemekler kaşıksız, çatalsız yenilir. İlk birkaç yıldan sonra
işkence azalır, koğuşlardaki farklı görüştekiler ayrıştırılır. Cezaevindeki
kavgalar sadece karşıt görüştekiler arasında olmaz. En yakın arkadaşlar ve dava
arkadaşları arasında dahi olur. İlk yıllarda tutulan günlükler az olmakla
birlikte yaşam koşullarının iyileşmesiyle birlikte güncelerin de düzenli olarak
tutulması dikkat çeker. Kapıaltı günlükleri ile Yanıkkale günlüklerini
karşılaştırdığımızda Malatya’daki güncelerde daha çok gündem ile ilgili
haberler, okunan gazete, dergi ve kitaplar daha fazla yer tutar. Yazar, hoşuna
giden, ilgisini çeken eser ve şiirler hakkında günlüğüne kayıt düşmektedir.
Fahir Armaoğlu’nun “20. Yüzyıl Dünya
Siyasi Tarihi”nden, İbn-i Haldun’un “Mukaddime”
sine; George Orwel’in “Bin Dokuz Yüz
Seksen Dört”ünden, Osman Turan’ın “Türk
Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi”ne; Cemil Meriç’in “Mağaradikiler”den, Yavuz Sultan Selim’in ”Divanı”na kadar birbirinden farklı kallavi birçok kitap okuduğunu
günlüklerden çıkarıyoruz. Bu okuma serüvenin ileriki yıllarda yayıncılık ve
yazarlıkla sonuçlanacağı da iyi biyografi okurları tarafından sezebileceğini
tahmin ediyorum.
Cengiz, bunun dışında cezaevine
düşmeden önceki ve firar günleri hakkında da zaman zaman bahsetmektedir.
Kendisinin avukatının şimdiki DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk olduğunu,
İstanbul’da yazar ve yönetmen Gani Müjde ile de kavga ettiklerini belirtir.