Yeni
Divanı Harbi Örfi’nin dikkat çeken diğer üç görevlisi ise savcı başyardımcısı Haralambos, sorgu hâkimi Artin Boşgezenyan ve yine sorgu
hâkimlerinden İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin
kurucusu Said Molla’dır.
Patriğin
ikide bir tanzim ettiği listeler, Sadrazam
Damat Ferit Paşa’nın eline sıkıştırılıyor, bu listeler hiçbir araştırmaya
gerek görülmeden Nemrut Mustafa Paşa
Divanı Harbine havale ediliyordu. Boğazlıyan
Kaymakamı Kemal Bey’i şikâyet eden ve listenin başına koyan da Patrik Zaven’di. Dolayısıyla şahitleri
toplayan, hazırlayan, getirip götüren de hep Patrikhane oldu.
Kemal Bey, bir duruşma sonrası Bekirağa Bölüğü’ndeki koğuşuna geldiğinde önce bir şaşkınlık
geçirdi. Gözlerine inanamadı… Sevinsin mi, üzülsün mü buna da bir türlü karar
veremedi. Karşısında en sevdiği ve mülkiyeden en samimi arkadaşlarından İbrahim vardı.
Gerçi
bu koğuşta kaldığını duymuştu ama İbrahim
de Kemal Bey’i karşısında görünce
şaşırmadan edemedi. Gözlerine inanamadı. Öyle ki karşısında Mülkiyeli şah ve
şatır KemalBey yoktu artık. O gitmiş yerine neşesini kaybettiği yüzünden okunan,
gözlerinin ışığı zayıflamış, beti benzi sararmış bir Kemal Bey gelmişti.
İbrahim, Kemal Bey’e
hayran hayran bakıyordu. Çünkü o Kemal
Bey’in Boğazlıyan’da Ermeni çetecilerine karşı nasıl gayretler
gösterdiğini, haktan ve adaletten ayrılmadığını biliyordu. Mülkiyeli can
arkadaşı Kemal Bey’den gurur
duymuştu. “Eee… Anlat bakalım, nasılsın?”
dedi.
Kemal Bey, arkadaşının bu sorusunun konuşmayı başlatmak üzere
sorulmuş bir soru olduğunu biliyordu. Oysa İbrahim onun nasıl olduğunu gelir
gelmez zaten gözlerinden okumuştu. O, dost canlısı arkadaşına bakarak:” İbrahim beni asacaklar” dedi.
Ardından bir “Ah!..” çekti.
Bu
sözün kendisinin ağzından nasıl çıktığına o da hayret etmişti. İbrahim:” Nerden çıkarıyorsun be arkadaşım? Mahkeme daha devam ediyor… Hem
işgalcilere yaranmaya çalışan gazetelerin yazdıklarını dikkate almazsak, takip
edebildiğim kadarıyla henüz sonuçlar da netleşmiş değil.”
Kemal Bey: “İbrahim!
Benim kaygılarımı canı derdine düşmüş birinin duyguları olarak düşünme… Ailemi,
çocuklarımı düşünüyorum… Onlara hiçbir şey bırakamayacağımdan, onların
gelecekleri beni kaygılandırıyor.”
İbrahim, çaresiz “anlıyorum” der gibi baktı. Kemal Bey, dertlerini anlatacak,
güvenecek birini bulmanın rahatlığı içinde konuşmasına devam ediyordu: “İlk tutuklandığımda ne oldu biliyor musun?
…Eniştem beni ziyarete gelmişti… Burada herkes yiyeceğini kendisi getirtiyordu.
Ama benim cebimde beş kuruş olmadığı için iki gündür ağzıma bir şey koyamamıştım.
Buna rağmen enişteme bir şey söyleyemedim. Bir ekmek peynir parası istemeyi
onuruma yediremedim İbrahim… Anlıyor musun beni? Beni asarlarsa can borcunu
ödemiş olacağım. Ama aileme, çocuklarıma karşı sorumluluklarımı yerine
getirmeden gitmekten korkuyorum.”
Kemal Bey’in 19. ve son
duruşması 7 Nisan 1919 Pazartesi günü başladı. Duruşma tarihi daha önceden
ilan edilip kamuoyuna duyurulmadığından salonda ancak yüz civarında insan
vardı. Savcı Haralambos, KemalBey için idam talebinde
bulunduktan sonra KemalBey’i savunmak için savunma
avukatlarından SelahattinBey’e söz verildi. Sonra Kemal Bey savunmasını okudu:
“Yalancı
şahitlerin söylediklerinin hepsi yalandır. Bunları reddediyorum… Asıl üzerinde
durulması gereken Osmanlı vatandaşı Ermenilerinin özellikle Ruslar lehine olmak
üzere kendi devletlerine karşı giriştikleri tedhiş ve terör faaliyetleridir.
Asıl yargılanması gerekenler biz değil, çeteler kurarak köylere saldıran ve
Müslümanları öldüren Ermenilerin olması gerekir.”
“Gerek
mesleğime başlamadan önce, gerekse mesleğime başladıktan sonra hayatımda hiçbir
zaman doğruluktan ayrılmadım. Aile fertleriyle beraber mihnet ve zaruret içinde
kaldığımız dönemlerde bile doğruluktan başka bir rehber tanımadım…”
“Vicdanıma
kesinlikle kan lekesi sürmedim. Görevimi hak ve adaleti gözeterek yerine
getirmeye çalıştım. Hatta Ermenilere karşı tecavüze kalkışanları Kayseri
Divan-ı Harbi Örfisi’ne verdim.”dedi.
Artık
günler değil saatler beklenmeye başladı. Kemal
Bey’in idam cezasının onaylanması
için karar Sultan Vahideddin’e
geldiğinde çok sıkıntılıydı. Çünkü KemalBey’in idam edileceği söylentileri
duyulduğunda İstanbul’da halk çok üzülmüş, bunun için birçok semtte
gösterilerde bulunmuşlardı. Verilen kararı protesto etmişlerdi. Sultan, bir
müddet yalnız başına düşündü. Sonra Mabeyn
Başkâtibi Ali Fuat Efendi’yi yanına çağırdı: “Beni emir buyurmuşsunuz efendim.”
“Gel, gel,” dedi Vahideddin…
Şimdi çirkin bir hal karşısında kaldık.
Amma iş bununla bitmeyecek, ardı gelecek. Onun için şimdiden yolunu kesmek
lazım. Şeyhülislam Efendi’yi arayın. Bu kararı görmüş mü? Görmüş ise benim bunu
imza etmekliğim için yarın sabaha kadar bir fetva-yı şerife itası taahhüt
ediyorlar mı? Sorun.”
Ali Fuat Efendi görevini yerine getirmek üzere ayrıldı. Ama kararın
onayı geciktikçe bu sıralarda bazılarını bir kaygı sarmıştı. Bunlardan Dâhiliye Nazırı Mehmet Ali Bey ile Adliye Müsteşarı ve İngiliz Muhipleri
Cemiyeti Reisi Sait Molla Padişahın idama karşı çıkmasından korkuyorlardı.
Bundan dolayı Padişahı ikna etmesi için Damat
Ferit Paşa’yı saraya gönderdiler.
Sultanın
misafiri gittikten sonra Ali Fuat Efendi
Şeyhülislam’ın geldiği haberini verdi. Bunun üzerine Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi Sultan’ın huzuruna çağrıldı.
Kendisinden fetva vermesi istendi. Hayatında böyle zor bir durumda kaldığını
hatırlamıyordu. Şeyhülislam bir süre direndi: “Kemal Bey hakkında istenilen fetva değildir. ‘Kaza’ya aittir. Benim
ise kazaya yetkim yoktur,” diyerek fetva vermekten kaçındı.
Padişah ısrar edince, daha sonra kendisine
biraz zaman vermelerini, yarın fetvayı kendilerine ulaştıracağını söyleyerek
huzurdan ayrıldı.
Ertesi
gün 9 Nisan’da şu fetvayı yazıp
gönderdi:
“Bir Müslüman’ın, Müslüman olmayan
birini öldürmesi halinde idama izin verildiği, ancak bu hükmün verilmesi için,
öldürülenin yaralayıcı bir aletle yaralanması ve ölmesinin, bunun üzerine
mirasçılarının ‘kısas’ istemeleri şarttır… Not: Divanı Harbiyi Örfi tarafından
ölüme mahkûm edilen Kemal Bey’in muhakemesi hak ve adaletle uygun yapılmış
olduğu takdirde, idam hükmü muvafık bulunur.”
Sultan Vahdettin fetva metnini maksada uygun bulmadı. Kendi tarifi ile
Şeyhülislam’a bir cevap yazdırdı. Fakat fetvanın düzeltilmiş şeklini beklemeden
aynı gün Kemal Bey’le ilgili
kararnameyi onayladı.
Diğer
taraftan Kemal Bey, Bekirağa Bölüğü’ndeki koğuşundan
arkadaşları arasından alındı. Harbiye Nezareti kapısındaki Merkez Kumandanlığı’na
götürdüler. Koğuştakiler, Harbiye Nezareti’nin avlusundan, büyük kapının
yanındaki köşklere doğru yürüyerek giden Kemal
Bey’in arkasından bakakaldılar. Son bakışlar ve son yürüyüş… Koğuştakiler
pencerelerinden Beyazıt Meydanı’nda toplanmış ve toplanmakta olan kalabalığı da
görüyorlardı.
Herkes
nefeslerini tutmuş bir noktaya, ama sadece bir noktaya bakıyorlardı. Bu nokta
üstünde Dairei Umuru Askeriye yazılı, bir zafer takı gibi süslü Harbiye
Nezareti kapısıydı. Bu kapıdan çıkan süngülü bir müfreze askerin ortasında,
yüzü üzerindeki beyaz gömlek gibi olmuş, mağdur Mehmet Kemal Bey yürüyordu…
Başının
üzerinde sallanan ip boynuna takıldığında usul gereğince “son sözü” soruldu. O meydandaki kalabalığa yöneldi. Kendine güvenen
bir hatip edasıyla onlara hitap etti:
“Sevgili
vatandaşlarım! Ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi
yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki, ben masumum! Son sözüm
bugün de budur, yarın da budur.
Ecnebi
devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa kahrolsun
böyle adalet!..”
Kemal Bey’in bu sesi sanki uzak dağlara gitmiş, hızlıca çarpmış
ve oradan aynen geri gelmiş gibi, halkın ağzından gür bir şekilde tekrar
edildi:
—KAHROLSUN
BÖYLE ADALET!
Sonra devam etti:
“Benim
sevgili kardeşlerim! Borcum var, servetim yok! Asil Türk Milleti’ne çocuklarımı
emanet ediyorum. Bu kahraman millet, elbette onlara bakacaktır. Vatan uğrunda
cephede ölen bir insan gibi şehid gidiyorum. Allah vatan ve milletimize zeval
vermesin… Âmin! “
Bu
sırada köşkünün penceresinden bakan, olayı zevkle seyreden Adliye Müsteşarı Sait Molla sabırsızlanmıştı. Cellâtlara olanca
öfkesiyle bağırdı:
“Söyletmeyin, fazla konuşturmayın bu
alçak herifi!… Hemen asın bu köpeği… Ne duruyorsunuz itoğlu itler!..”
Cellâtlar
birkaç saniye içinde ipi çektiler…
Diğer
yanda emekli ve yaşlı bir adam, Arif Bey
elinde sefer tasıyla Bekirağa Bölüğü’nde
yatan oğluna yemek getirmek üzere yola çıkmıştı. Olandan, bitenden hiçbir
şeyden haberi yoktu. Kadıköy’ündeki evinden çıkarak Beyazıt Meydanı’na geldiğinde
kalabalık karşısında şaşırdı. Vakit akşamdı.
Arif Bey, bu tarihî meydanda toplanmış büyük kalabalığı
görünce merakını gizleyemedi. Farklı dillerden konuşmalar, uğultular geliyordu
kulağına. Neler konuşulduğunu daha iyi anlamak için, Ermenice konuştuklarını
sonradan fark ettiği bir guruba yaklaştı. Nefes nefese ve meraklı gözlerle
kalabalıktan birine sordu:
“Buraya neden toplanmışlar? Nümayiş mi
var?... Ne olmuş?”
“Nereden çıkardın nümayişi? Bir adamı
asmışlar da ona bakıyoruz!”
Kalabalığı
yararak, beklenmedik bir güçle önüne çıkanları ite kaka sehpaya doğru yaklaştı.
Askerlerin arasından yıldırım gibi geçti. Sehpanın önünde kalakaldı.
İdamda
hazır bulunmak üzere Beyazıt’a gelmiş olan Merkez Kumandanı Osman Şakir Paşa, Arif Bey’in yanına doğru koştu. Sehpanın hemen dibine yığılmış olan
yaşlı adamın perişan halini görünce sordu: “Kimsiniz?”
Arif Bey, önce karşısındakinin ne söylediğini anlayamadı. Soru
kendisine tekrar sorulunca iniltili bir sesle: “Babasıyım… Babası…”
Kumandan,
o sert yüzlü asker Osman Şakir Paşa
önce ne diyeceğini ve ne yapacağını bilemedi. Kıpkırmızı kesildi, titremeye
başladı. Gözlerine hücum eden yaşları yüreğine akıttı:
“Emriniz?”
Oğlu
gözünün önünde sallanırken ne emri olabilirdi ki? Arif Bey, başını kaldırmaya çalışarak kumandanın yüzüne baktı: “Evladımı bana veriniz!”
Osman Şakir Paşa: “Derhal
indirin!” emrini verdi.
Arif Bey, vücudunu suya girmiş gibi ıslatan tere aldırmadan ayağa
kalktı. Oğlu KemalBey’in henüz soğumamış olan cesedine
sarıldı. Bir daha bulamayacağı oğul kokusunu ciğerlerine kadar çekti. Yüzünden
öptü, bıyıklarını düzeltti, okşadı.
Kemal Bey’in cebinden çıkmış olan vasiyetnamesi diğer eşyalarıyla birlikte kendisine verildi.
Vasiyetnamede şunlar yazıyordu:
“Merhum sevgili oğlum Adnan’ın
defnedilmiş bulunduğu Kadıköy Kuşdilli Çayır’ındaki kabristanda yavrumun yanına
gömülmemi diliyorum. Kabir taşım, hamiyetli Türk ve Müslüman kardeşim tarafından
dikilmeli ve üstüne şöyle yazılmalıdır:
Millet ve Memleket uğruna şehit olan
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal’in ruhuna Fatiha.
Perişan zevcem Hatice’ye, yavrularım
Müzehher ve Müşerref’e muavenet edilmesini, yavrularımın tahsil ve terbiyesine
ihtimam buyrulmasını vatandaşlarımdan beklerim. Babam, Karamürsel Aşar Memur-u Sabıkı Arif Bey de acizdir.
Kardeşim Münir de kimsesizdir. Bunlara da muavenet olunursa, memnun olurum.
Türk Milleti ebediyen yaşayacak, Müslümanlık
asla zeval bulmayacaktır. Allah, millet ve memlekete zeval vermesin. Fertler
ölür, millet yaşar. İnşallah Türk Milleti ebediyete kadar yaşayacaktır. (30 Mart 1335 Boğazlıyan Kaymakam - Sabıkı Kemal)
Cenazeyi
teslim alan Babası Arif Bey büyük bir
kalabalıkla şehidi motorla Kadıköy’e geçirdiler. Cenazeyi Tıbbiyeli öğrenciler
"TÜRKLERİN BÜYÜK ŞEHİDİ KEMAL BEY" yazılı çelenkleriyle karşıladı.
Cenaze
merasimi, terör ve baskıya rağmen çok anlamlı görünüyordu. Millî şehidin tabutu
Kadıköy İtfaiye Karakolu önünden geçerken bir manga asker, kendiliğinden Saygı
duruşunda bulundu. Bu durum herkesi daha da çok duygulandırdı.
Cenaze
namazı Kızıltoprak Camii’nde
kılındı. Mülkiyelilerin ve Tıbbiyelilerin başları üzerinde Kuşdili’ndeki Mahmut Baba
Mezarlığı’na taşınırken cenazeye katılanların sayısı gittikçe arttı.
Mezar
taşına “Millet ve memleket uğrunda şehit
olan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal’in ruhuna Fatiha.” Yazıldı.
Kemal’i Türk Milleti unutmadı. Başka bir Kemal’in yönetiminde toplanan
Türkiye Büyük Millet Meclisi, 14 Ekim 1922’de çıkardığı özel bir kanunla,
kendisini "Millî Şehit"
olarak kabul etti.
Ayrıca
Bakanlar Kurulu’nun 2.2.1927 gün 4710 Sayılı Kararıyla Ermeniler tarafından
terk edilmiş olup Vakıflar İdaresi’ne devredilmiş bulunan 1 apartmanla 1 evin
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in varislerine tahsis ve temliki kararlaştırıldı.